YAŞASIN ARTIK TÜRKÜM! (ANADİLDE KONUŞMA)
FACEBOOK NOTLARINDAN ALINTIDIR…
Arada sırada da olsa yazı yazarak blogları şenlendiren zeki , makaracı, insan arkadaşım uğur sonculun kaleminden
Aşağıda geçen metnin gerçeklerle hiçbr ilgisi yoktur. Kişiler ve mekanlar tamamen hayal ürünüdür!
)
2000 Yılında Antalya’ya ilk gittiğim yaz, bütün satıcılar bana Alman muamelesi yapmıştı. Pazarda, bakkalda, restoranda aklınıza iletişimin geldiği her yerde. Sürekli ”Hallo” ile başlayan ve söylenilenleri çat-pat bildiğim almanca ile anlaması gereken ben, hiçbir şey anlamayarak sadece ”danke” deyip kişileri savuşturmaya çalışıyordum. Anlayın artık satıcıların sizinle konuşurken ki kullandığı yabancı dili.
İşler o kadar sarpa sarmaya başlamıştı ki, ortalıkta ”Ben Türküm! Ben Türküm!” diyerek gezmeye başlamıştım.
Portakal suyu alacağım büfeden, büfedeki görevli, benden önce davranıp bardağı elime tutuşturup ”Bitte” diyerek, kimbilir kaç numaralı bakışı ile bakıp ve gülümseyerek şirinlik yapmakta, herhalde bahşiş beklemekte ve ben Türk’üm deyince de bozulmaktaydı. Ben Türk’üm diye ortalıkta bağıra bağıra gezmekte ve olayı protesto etmekteydim.
Yaşım ufak olduğundan ve kendime ait bir tatil bütçem olmadığından, Antalya’ya gidememezlik de yapamıyordum. Çünkü bir kez bile denize girmeyen, bir kez bile güneşlenmeyen, bir kez bile havuza ayakucunu batırmayan ve hatta balık yemeyip tavuk yiyen; fakat inatla Antalya’ya tatile gitmek isteyen bir annemiz var.
2004 yılının yazında Sultan Of The Dance Show vardı. Ücretsiz birer bilet bulmuştuk. Hep beraber toplandık gittik. Side Antik Tiyatrodaydı gösteri. O zamanlar bilim adamları bu tür antik tiyatrolarda gösteri yapılmasını istemiyor, boyuna gazetelere beyanat veriyorlardı ki Tarkan da böyle bir yerde konser vermişti. Bu konuyu çook merak ettiğim için bende bu gösterinin biletini bedavaya bulmuşken; mutlaka ”Oraya gitmeliyim, orayı incelemeliyim” demiştim. Yoksa dans mans hak getire. (İnceleme şansım yoktu tarihi yapıyı, hem karanlık hemde dekorlar kapamıştı her yeri.)
Girişe turnikeler kurulmuştu. Her birinin başında 24-25 yaşlarında gençler konmuş, sırayla gelen kişilerin çantası aranmakta ve bulunan dijital fotoğraf makinelerine el konulmaktaydı.
Sıram gelince turnikeye yaklaştım. Görevli “lütfen yaklaşın” dedi İngilizce. Zaten yıllardr bu konudan muzdaribim, turnikeye girip ”Türküm ben” dedim. Görevli gene ingilizce “Çantanızı açın lütfen” dedi. Kıza ters ters bakıp aynı zamanda da düşünüyordum. Bir çıkış yapayım mı diye. Ama lütfen diyen bir insanı kırmamalı diye düşünerek bu sefer biraz daha yüksek bir sesle ”Türküm ben, Türkçe Konuşabilirsiniz” dedim. Ama görevli o kadar inatla görevine konsantre olmuş ki ” teşekkürler içeri girebilirsiniz” şeklinde ingilizce konuşunca,yeter artık deyip “Yahu kardeşim, ben Türküm! Görmüyor musun,yüzüme baksana…” şeklinde çok yüksek bir sesle bağırıp, olayı protesto edince özür dileyip, sürekli yabancılarla münasebet halinde olduğunu ve gelen izleyicilerin çoğunun yabancı uyruklu olmasından dolayı, bu yabancı dili kullandığını anlatmaya çalıştı. Ama ben o kadar abartmıştım ki durumu ve hatta kudurmuştum ki onu dinleyemiyor, boyuna milliyetçi duygularımı döktürüyordum.
Ben bağırıp çağırdıkça görevli kız yavaştan yavaştan önümde ufalmaya ve ezilmeye başladı. Ama içime oturmuş. Her yılın iki ayını Antalya’da geçirince ve bu iki aylık peryot, beş yıl üst üste tekrarlanınca dayanamadım çok kötü patladım. Sonuç ne oldu? O gün en önde oturdum, buz gibi sular ayağıma geldi ve ücretsiz gösterinin cdsi hediye edildi bana.
2007′nin yazını geçirdiğimiz şu günlerde gene Antalya’daydım. Side’de. E haklı olarak bu kadar olaydan sonra uslanmadın mı, madem anadilini konuşamıyorsun, gelme o zaman diyeniniz olacaktır. Haklısınız ama elden ne gelir, yeğenimin sünneti var bu defada.
Kaldığım otelden (Dayımların evi küçük ve sıkıntılı biraz) çıkıp, barların olduğu sokağa gittim. Belki bir iki eski tanıdığı görür, biraz laflarım diye. Kimseyi bulamadım. En iyisi gideyim bir kadeh bişey içip otele döneyim diye düşündüm. Hangi barın veya restoranın önünden geçsem, kapıdakiler hiç ilgilenmiyor. Eskiden olsa kapının önüne benim için masa atacak ve “Hallo” ile başlayan ve “bitte” ile biten naralar ataraktan, müşteri çekmeye başlayacak bir sürü çığırtkan olurdu. Tam manasıyla a.g.d moduna girmiştim.
Fakat şimdi kimse yoktu kapılarda. Hiçbir yere girmedim, 1 saat gezip otelime döndüm. Demek anlamışlardı Türk olduğumu yıllar sonra. Bundan iş çıkmaz, bunu karşılamaya değmez demiş olacaklardı ve takmamışlardı. Ağzımdan dökülen kelimeler “Yaşasın, Artık türküm!” oldu.
Uğur soncul